otobüs yolculuğu

İnsan “gitmek” üzeredir. Var olduğu , var oluşunun tüm hünerini sergilediği, ağladığı ve de güldüğü şu dünyada gitmek üzere yaşamaktadır.
Kök salmış bir ağaç değildir ki. Börtü böceğe, bir atlı karıncaya yuva olmuş kızıl killi bir toprak değildir ki. İnsan güneşin altında, gecenin ayazında parça parça olayım diye gerinmiş bir kaya, yüreksiz bir taş parçası değildir ki. Durduğu yerde duramaz.
Sürekli olarak bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalıştığımız, iki ayağımızın mütemadiyen bir pabuç içinde olduğu “şu zamanlar”da yirmi dört saatlik bir otobüs yolculuğu çoğu insana işkence gibi gelse de her türlü eziyetine rağmen benim için eşsiz bir fırsattır. Düşünmek için, hatırlamak için, hayal kurmak için, vicdan muhasebesi için… Kıymetin asıl sahibi ama icraati hususunda pek az pay verdiğimiz birçok eylem için.
***
Pencere kenarıdır benim de tercihim. Mümkünse tekli bir koltuk.
İşte bu pencereden bakarken gözünüzün önünden bazen yollar, ağaçlar, insanlar akıp geçer bazen de çocukluk, gençlik günleriniz… İstediğiniz ya da istemediğiniz gibi yaşadığınız ömrünüzden kesitler…
Ben o camlarda kirli yüzlü çocukluğumu,okula başladığım ilk günü, yediğim ilk tokatı, köyümüzün tepelerinde topladığım ada çaylarını, ortaokulda harçlığımı nasıl kazandığımı, lisede ağlayarak ders çalıştığımı, çalışırken uyuyakaldığımı, gönlümde ayrı bir yeri olan fakülte yıllarımı, göreve başlayışımı, sevdiğim ilk adamı görürüm. Sonra ” Bu dünyanın ötesinde bir dünya daha varmış!” derim. Şaşarım, şaşırıp kalırım her şeye…
“Olsun” derim.”İyi ki” derim. ” Nasıl, neden, neden?” derim. ” Bir daha asla…” derim. ” İnşallah” derim.
***
“İç Anadolu’nun bitki örtüsü bozkırdır.” İşte ben o stebin tam göbeğinden geçerim. Boylu boyunca uzayıp giden ovalardan, dağlardan tepelerden geçerim. Demiryollarının yanından, soğan tarlalarının içinden, başkent Ankara’dan geçerim.
” Şu köy bizimkine ne kadar benziyor!”, ” Şu köy bizim köyden ne kadar da değişik” derim.
Şu adam kim bilir kim? Adı ne? Ahmet mi? Mustafa mı? Düşünceli yürüyor, bir derdi mi var acaba? Belki de çocuklarının istediği bir şeyi alamadı. Belki sevdiğine kavuşamadı. Belki iş arıyor. Belki çok hasta. Ya da ” Ne olacak benim bu güzel memleketimin hali mi diyor? Simasını seçemedim. İki saniyeden fazla da görmedim amma bize benzer bir derdi var bu adamın. Duruş aynı duruş çünkü. Omuz aynı düşüklükte. Yenilmiş bu adam.
Şu yanından geçtiğimiz yıkık dökük evde kim bilir kimler yaşadı. Ne hayatlar yeşerip soldu şu dört duvarın arasında. Yeni yapılıp da içine bir gelin girdiği vakitler ev ne de güzel kokuyordu kim bilir? Belki işte bu yıkık evin başında bile çıkmıştır bir miras kavgası.
Şu caminin imamı kim bilir nereli. Belki de bizim oralı. Adamcağız gelmiş ta buralarda görevini yapıyor. Ah! Vazife vazifedir. Memleketin her köşesinde yapılabilir.
Bir kız var tarlada. Boyu uzun, ince belli. Elini yüzünü güneşten korumak için tülbentle sarmış. İşte o belki de atanamamış bir öğretmen.
***
Arabalar, dinlenme tesisi, yol, yol, yol, yol…
***
Arabalar, bir iki ağaç , bir meranın ortası, bir koyun sürüsü, kavalsız bir çoban, yol, yol, yol…
***
Çayır, yeşil ot, şeker pancarı, soğanlar, buğdaylar, ayçiçekleri…
***
Kar, yağmur, güneş,yeniden yağmur, güneş… Yolun sonunda değişiveren mevsim.
Seher vakti şafak vakti, sarı sıcak bir öğle vakti, uzayan gölgeler, güneşin naz edip birden kızılca çekip gidişi…
Işıklı şehirlerden geçişimiz . Tüm kirin pasın, can yakıcı imtiyazların, tüm günahların üstünü örten yağşı gece.
***
Otobüsteki herkes uyuyor ne güzel. Ben en sevdiğim şarkıyı dinliyorum ne kadar ayrıcalıklıyım şimdi onlardan. Otobüsün sesi bir ninni gibi… Otobüs yolculuğu ne güzel. Yol aşırı gitmek ne güzel.