erlik

 

Dölsüz Hikmet! Dölsüz Hikmet! Soysuz..! Tohumsuz Hikmet….!
Hikmetin zihninde dolaşıp duran, yedirip içirmeyen, bir türlü rahat ettirmeyen lakırtı. Gözünü kapattıkça yalnız kulağında değil içinin bütün boşluklarında yankılanıyordu bu cümleler.
Belki lafı eden de bin pişman olmuştu ama dilin kemiği yoktu ve söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Onulmaz bir yarayı çoktan açmıştı saplandığı yerde. Yontulmamış bir beşerin dişleriyle onun ötesinde iki dudağıyla zapt edemediği bu söz günlerdir uyutmuyordu Hikmet’i. Kahır etmenin de ötesinde ruhunda bir sancıya sebep oluyordu. Dünyaya bir çocuk getirememenin eksikliğini bu denli iliklerinde hissetmemişti hiç. Neden çocuğu olmuyordu? Dudu tay gibi kadındı , kendisinde de bir eksiklik göremiyordu. Onca ters giden hiçbir şey yoktu. Fakat yaradan niçin onu bu katlanılmaz acıyla sınıyordu ? Bu söz sancıları bir yandan, anasının ekşi yüzü ters bakışı bir yandan artık iyice tak etmişti canına. Bu meseleyi ilk defa boylu boyunca düşünüp taşınıyordu. İşi gücü bırakmış sofadaki sedire tünemiş aklını yetirmeye çalışıyordu.
Dudu’nun çeyizinden kalma el dokuması bir kilim vardı yerde. Üzerine berketi ve bolluğu simge eden motifler işlenmişti. Dişiliğin,verimliliğin ve doğurganlığın sembolü iki adet “elibelinde” ; üretkenliğin, erkeksiliğin, kahramanlığın ve gücün temsili bir ” koç boynuzu” işlemesi. Ortasındaki göz motifi ise haneyi kem bakışlardan, nazardan, başa gelebilecek kötülüklerden korumak içindi.O bilmezdi. Her gün odalara girip çıkarken üzerine basıp geçerdi sadece. Dudu’yu bu eve gelin getirmeden önce babasının evin önüne ektiği asmanın hikmeti de buydu. Evde daima olması dilenen bolluk, bereket, ÇOKLUK!
Senelerdir yakın çevrede duyup bildiği bütün hocalara götürmüştü Dudu’yu. Şifa olur umuduyla ona söylenen otları kaynatıp buharlı kazanların üzerine oturtmuştu çırılçıplak. Deve dilleri yedirmişti, dalaklar yedirmişti… Yapmadığı şey mi kalmıştı? Kadıncağız da gebe kalamamanın ezikliğiyle bu işkenceler karşısında bir kez olsun sesini çıkarmamıştı. Sadece ara sıra gözleri sulanır, sanki içine doğru ağlardı.
Bir doktora gitmek fikri onun da aklına geliyordu elbet. Ancak ya doktor ” Kusur sen de..” deyiverirse ne olacaktı? Ne yapardı o zaman? Bunun aklına gelmesi bile onu ürpertiyor, içine düşen dehşet ve ızdırabı ruhunda dalga dalga yaymaya yetiyordu.
Bugüne dek kuvvetinin sınandığı her şeye gücü yetmiş, mülkiyetinin ölçüldüğü her şeye sahip olmuş biriydi. Kimseden geri kaldığı bir mesele yoktu. “Sahiplik” denildi mi o en baştaydı. Sıralamaların en üstündeydi. O “en” in sahibiydi. İstemediği tek şey “noksanlık”tı. Böyle bir gedik kattiyen ona ait olmamalıydı.
Üzerindeki ağırlığı atıp zihnini biraz boşaltabilmek umuduyla dışarıya çıktı. Nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı.Öyle dalgın yürüyordu ki köşeyi dönünce karşısına çıkıveren çocuktan korktu. Çocuğun ise bu durum hoşuna gitmişti:
” Hikmet abi korktun mu sen benden?” Bir yandan da gülüyordu.
” Yok canım ne korkması? Hem sen nereye gidiyorsun bakalım böyle alat alat? Bu elindeki kutu da ne?”
” Hikmet abi ben artık baba oldum. Çocuklarımı almaya gidiyorum”
Sorsalar “Bit kadar velet” diye tarif edeceği Ali bile bunun lafını mı ediyordu şimdi? Yoksa eğleniyor muydu kendisiyle. Hiddetle bağırdı çocuğa:
” Ne babası? Ne çocuğu? Ağzına okuduğumun veledi?”
” Hikmet abi ne kızıyorsun . Niye bağırıyorsun şimdi? Ne yaptım ki ben?”
Karşısındakinin bir çocuk olduğunu anımsayınca kendine geldi. Özür dileyemezdi. Ama eliyle belli belirsiz saçlarını okşadı çocuğun. Bundan yüz bulan çocuk az önce mağruz kaldığı öfkeyi unutuvermişti bile. Yine anlatmaya başladı:
“Hani Yunus’la bizim kedimiz vardı ya Pamuk. İşte o gebe kalmış yavruladı bu sabah. Bir görsen ne şirinler ne şirinler… ”
” He iyi . İyi iyi…” deyip yine üzerine bürüdüğü kayıtsızlıkla çekti gitti çocuğun yanından. Kendi kendine mırıldanıyordu giderken. ” Allah’ın kedisi köpeği bile ana baba oluyor da ben niye…”
Aynı gün herkesten gizli vilayetteki doktora gitti. Muayene oldu. Zamanını bekleyip sonuçları aldı. İşte! kusur ondaydı. Hikmet kısırdı. Ersuyu döl olup onu baba edemeyecekti.İşte şimdi dünyalar başına yıkılmalıydı Hikmet’in. Şİmdi ölüvermeliydi hemen şuracıkta. Yok ama ölmek de yenilmekti kimi zaman. O bunun için ölecek kadar da güçsüz değildi. Bir çaresini bulmalıydı bu işin ama nasıl? Dudu gitse başkası gelse onun kısırlığı hepten meydana çıkardı. Ne yapmalıydı?
Alilerin evinin önünden geçiyordu. Çocuk kendisini babaları bellediği kedi enikleriyle oynuyordu.Hikmeti görünce yavrulardan birini kelle paça kucaklayıp yanına getirdi:
“Hikmet abi bak! Bunun adı ‘Alaca’ Fırının yanındaki ‘Boncuk’ ötedeki de ‘ Çapaklı’ . Analarını da getirdik. Burada daha rahat edecekler. Yavrular üç tane olduğu için paylaşamadık.İkiye bir paylaşsak haksızlık olacaktı. Hem Yunus’un annesi ‘Daha küçük bunlar ayırmayın annesinden, kardeşleri de ayırmayın’dedi. En iyisi mi paylaşmayalım dedik biz de. Gerçiiii çocukların anası bi tane babası iki tane oldu ama olsun”
Kedilere baksa da çocuğu dinlemiyordu. Ancak cümlenin sonu kafasının içinde şimşekler çaktırmıştı. ” Anaları bir… babaları iki”
Şimdi ona hem kendisine ömrü billah muhtaç biri hem de iyi bir sır saklayıcısı ve de aciz bir kul lazımdı ki onu da uzaklarda aramak işini tehlikeye sokabilir ve de zorlaştırabilirdi. İnsan bazen herkesten çok kendi nefsini düşünür bu uğurda yapmam dediği nice şeylerin başını çekerken bulurdu kendisini… Hikmet elbette bu haliyle bahtı kötü biriydi ancak bir çocuğun hem amcası hem babası olacak kadar kara bir yazgının sahibiydi değildi.

insan

Eğer içinizde bir merak dalgası kıpırdar ve “İnsan nedir?” diye araştıracak olursanız karşınıza çıkacak genel ağ ifadeleri aşağıdaki gibidir:
* İnsan, toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlıdır.
* İnsan, Âdemoğlu, âdem evladıdır.
* İnsan, huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli olandır.
* İnsan, taksonomik adıyla Homo sapiens, primatlar takımının büyük insansı maymunlar familyasının Homo cinsinde bulunan tek canlı türüdür. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur.
* İnsan, memelilerden, iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı sayılan yaratıktır.
* İnsan, ruh ve bedenden meydana gelen Allah’ın bu dünyadaki yansımasıdır.
* İnsan, yaptıklarıyla meleklerden daha üst mertebeye çıkabileceği gibi yapamadıklarıyla da beşeriyet safhasında ve yahut hayvanlardan daha alt bir mevkiye inebilir.
* İnsan, varlığı en kalabalık türdür.İki yüz bin yıldır belki daha uzun bir süredir. Doğmuş, yaşamış, var olmuş ve ölmüştür.

Halbuki insanı bu kadar araştırmaya ne hacet? Dönüp aynaya bakınız ve bir silüetten ötesini görmeye çalışınız.

Bir fil sürüsü Afrika’nın savanlarında otlarken içlerinden biri kendini yalnız hissetmez. Yine bir sürü halinde güneye göç eden kuşlardan biri aniden depresyona girip uçmayı bırakmaz. Ama insan milyarlarca türdaşının içinde kendini çok yalnız hissetmeyi, bu üzüntüyü depresif bir hale sokmayı başarabilir. Halbuki en kalabalık sürü bizimkisidir. İşte insanı diğer türlerden ayıran en önemli özelliklerden biri budur. İnsan karmaşıktır. Ne hisseddeceği de ne yapacağı da kestirilemeyebilir.

***

Ayrıca türümüzü farklı kılan bir diğer özellik de bize tanınan yaşam süresini en üst düzeyde verimsiz olarak geçirebilme başarımızdır. İronik olan durum ise bunu gerçekleştirirken ” üç günlük dünya” deyişinin dilimize pelesenk olmasıdır.

***

 

(…)

otobüs yolculuğu

İnsan “gitmek” üzeredir. Var olduğu , var oluşunun tüm hünerini sergilediği, ağladığı ve de güldüğü şu dünyada gitmek üzere yaşamaktadır.
Kök salmış bir ağaç değildir ki. Börtü böceğe, bir atlı karıncaya yuva olmuş kızıl killi bir toprak değildir ki. İnsan güneşin altında, gecenin ayazında parça parça olayım diye gerinmiş bir kaya, yüreksiz bir taş parçası değildir ki. Durduğu yerde duramaz.
Sürekli olarak bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalıştığımız, iki ayağımızın mütemadiyen bir pabuç içinde olduğu “şu zamanlar”da yirmi dört saatlik bir otobüs yolculuğu çoğu insana işkence gibi gelse de her türlü eziyetine rağmen benim için eşsiz bir fırsattır. Düşünmek için, hatırlamak için, hayal kurmak için, vicdan muhasebesi için… Kıymetin asıl sahibi ama icraati hususunda pek az pay verdiğimiz birçok eylem için.
***
Pencere kenarıdır benim de tercihim. Mümkünse tekli bir koltuk.
İşte bu pencereden bakarken gözünüzün önünden bazen yollar, ağaçlar, insanlar akıp geçer bazen de çocukluk, gençlik günleriniz… İstediğiniz ya da istemediğiniz gibi yaşadığınız ömrünüzden kesitler…
Ben o camlarda kirli yüzlü çocukluğumu,okula başladığım ilk günü, yediğim ilk tokatı, köyümüzün tepelerinde topladığım ada çaylarını, ortaokulda harçlığımı nasıl kazandığımı, lisede ağlayarak ders çalıştığımı, çalışırken uyuyakaldığımı, gönlümde ayrı bir yeri olan fakülte yıllarımı, göreve başlayışımı, sevdiğim ilk adamı görürüm. Sonra ” Bu dünyanın ötesinde bir dünya daha varmış!” derim. Şaşarım, şaşırıp kalırım her şeye…
“Olsun” derim.”İyi ki” derim. ” Nasıl, neden, neden?” derim. ” Bir daha asla…” derim. ” İnşallah” derim.
***
“İç Anadolu’nun bitki örtüsü bozkırdır.” İşte ben o stebin tam göbeğinden geçerim. Boylu boyunca uzayıp giden ovalardan, dağlardan tepelerden geçerim. Demiryollarının yanından, soğan tarlalarının içinden, başkent Ankara’dan geçerim.
” Şu köy bizimkine ne kadar benziyor!”, ” Şu köy bizim köyden ne kadar da değişik” derim.
Şu adam kim bilir kim? Adı ne? Ahmet mi? Mustafa mı? Düşünceli yürüyor, bir derdi mi var acaba? Belki de çocuklarının istediği bir şeyi alamadı. Belki sevdiğine kavuşamadı. Belki iş arıyor. Belki çok hasta. Ya da ” Ne olacak benim bu güzel memleketimin hali mi diyor? Simasını seçemedim. İki saniyeden fazla da görmedim amma bize benzer bir derdi var bu adamın. Duruş aynı duruş çünkü. Omuz aynı düşüklükte. Yenilmiş bu adam.
Şu yanından geçtiğimiz yıkık dökük evde kim bilir kimler yaşadı. Ne hayatlar yeşerip soldu şu dört duvarın arasında. Yeni yapılıp da içine bir gelin girdiği vakitler ev ne de güzel kokuyordu kim bilir? Belki işte bu yıkık evin başında bile çıkmıştır bir miras kavgası.
Şu caminin imamı kim bilir nereli. Belki de bizim oralı. Adamcağız gelmiş ta buralarda görevini yapıyor. Ah! Vazife vazifedir. Memleketin her köşesinde yapılabilir.
Bir kız var tarlada. Boyu uzun, ince belli. Elini yüzünü güneşten korumak için tülbentle sarmış. İşte o belki de atanamamış bir öğretmen.
***
Arabalar, dinlenme tesisi, yol, yol, yol, yol…
***
Arabalar, bir iki ağaç , bir meranın ortası, bir koyun sürüsü, kavalsız bir çoban, yol, yol, yol…
***
Çayır, yeşil ot, şeker pancarı, soğanlar, buğdaylar, ayçiçekleri…
***
Kar, yağmur, güneş,yeniden yağmur, güneş… Yolun sonunda değişiveren mevsim.
Seher vakti şafak vakti, sarı sıcak bir öğle vakti, uzayan gölgeler, güneşin naz edip birden kızılca çekip gidişi…
Işıklı şehirlerden geçişimiz . Tüm kirin pasın, can yakıcı imtiyazların, tüm günahların üstünü örten yağşı gece.
***
Otobüsteki herkes uyuyor ne güzel. Ben en sevdiğim şarkıyı dinliyorum ne kadar ayrıcalıklıyım şimdi onlardan. Otobüsün sesi bir ninni gibi… Otobüs yolculuğu ne güzel. Yol aşırı gitmek ne güzel.

 

Yüzleşme

Hayat ona zor geldiği zamanlarda hep üzülürdü insan oluşuna. Ruhundan ve bedeninden meydana gelen varlık ya dibinde kalırdı kabının ya da taşardı. Bir kuş, bir böcek, ya da en nihayetinde bir taş olmak isterdi, toprak olmak isterdi.
Bir kere insan olmak , en başta bunu hiç aklından çıkarmamayı gerektiriyordu ki adı ( n’sy/ Ar.) “unutmak” kökeninden gelen bir tür için bu epey güçtü.Hem adil olmak, merhametli olmak, sabırlı olmak, şefkatli olmak, ilim-irfan sahibi olmak gibi nice erdemleri bünyesinde barındırıp her türlü inanç ve din otoritesince yasak kılınmış ‘üç ,yedi,on, yetmiş altı…’ büyük günahlardan kaçınmak bununla birlikte küçüklere de tenezzül etmemek lazımdı. Bu da her yaradılmışın harcı değildi. Haklıydı.
Annesi ona küçükken bir mesel anlatırdı ardından da ” Allah bu emaneti dağlara taşlara, yerlere göklere yüklemiş de hiçbiri kaldıramamış ağırlığını. En sonunda insan kabul etmiş ‘insan’ olmayı. İradesine güvenmiş olacak ki… ” derdi.Gözleri dalıp giderdi. O vakitler sadece mesel kısmını anlar gerisini akıl erdiremediğinden dinlemezdi.Yazık ki şimdi aklı her şeye eriyordu.

Melike

 

Melike. Yolda görenlerin dönüp bir daha bakacağı, sırma saçlı, hilal kaşlı,al yanaklı ve de kiraz dudaklı bir afeti devran değildi. Ama güzeldi . “En azından benim için” diyemem. Melike benim için bu dünyadaki gelmiş geçmiş en güzel insandı. Tüm kusurlarına rağmen iliklerine kadar güzeldi Melike…

Okumaya devam et “Melike”

İç Döküş

Kusursuz kul bilmem hanginiz?
İyiyi kötüyü bir tek siz mi bellersiniz?
Saklayınız o ince aklınızı kendinize
İstenmedikçe kimseye vermeyiniz!
Lafınızı dirheme koymadınız bir kere
Nereye gider sonu ucu görmediniz.
Hak payı bulmak yerine kırıp döktüklerinize
Azıcık içinize dert ediniz.

Okumaya devam et “İç Döküş”

Adem’in Yuları

Bir yağmur bulutu gibi dolu içim.

Canım burnumda,ha çıktı ha çıkacak!

Pencereme konan kuşlar ötüşürdü.

Hep güneşliydi havalar.

Allı güllü çiçeklerim ha soldu ha solacak.

Gerildi iyice bu  “Adem’in yuları”

İnceldiği yerden ha koptu ha kopacak!

Bazı Çocuklar Çok Şanslı!

“Emredersiniz komutanım!” diyordu Hasan. Cümlenin emir kipiyle çekimlenmiş yüklemi leş gibi bira kokan bir ağızdan çıkar çıkmaz   “Emredersiniz komutanım!” diyordu  ve buyurulan şey her ne ise hemen onu yapmaya koyuluyordu.

Yapmıştı,yapardı,yapıyordu. Ama yine de dişlerini sızlatan, gözlerini zonklatan,her yerini ağrıtan şu sebepsiz dayaklardan bir türlü kurtulamıyordu.Askerde miydi sanki Hasan? Değildi. Suçu neydi ? Kul gücüyle erişilebilecek her şeyi becerir, insan aklının alabileceği her şeyi düşünürdü.

Okumaya devam et “Bazı Çocuklar Çok Şanslı!”

Geç Git

 

Yolda bir çiçek gördü. Çok güzel bir çiçek. “Nasıl olsa ömrünün vadesi fazla uzun değil” diyerek üzerine basıp geçti.Çirkin ayaklarının geniş tabanıyla çiğneyip geçti.Gereksiz bir yer kaplayan iri cüssesinin tüm ağırlığını vererek ezip  geçti.Pembe, zarif,nazlı nazlı sallanan birkaç yaprağa daha ne gerek vardı.Özenile bezenile yaratılmış bu Allah vergisinin zaten aşırı derecede güzel olan dünyamıza bir güzellik daha katmasına izin vermedi.

Okumaya devam et “Geç Git”