Bir Anı

Nasıl konuşuluyordu? Bana bakan bir sürü ışıl ışıl, umut dolu göz; dar, karanlık bir sınıf, eylülde bu kadar serin olması şaşırtan ve her yerden sızan bir doğu rüzgarı.

Ben şimdi ne diyecektim bu yavrucaklara? Hani buraya her şeyi öğrenip gelmiştim? Aklıma Chomsky, Piaget,Freud,Vygotsky geliyordu; tanılayıcı dallanmış ağaçlar, kavrama- analiz- sentez basamakları; Bloom taksonomisi, yapılandırılmış gridler geliyordu da çocuklara ne diyeceğim bir türlü gelmiyordu. Sınıf yönetimi, okul yönetimi dersi almıştım ben, neredeydi o çok iyi notlarım? Donup kalmıştım işte. Halk edebiyatı,çocuk edebiyatı, dünya edebiyatı hepsine çok çalışmıştım masa başında! Alan sınavından hiç yanlışım çıkmamıştı. Sayısız materyal tasarlamıştım ben… Onları bu sınıfın neresine koyacaktım sahi?

Serinova… Serinova… Ben Serinova’daydım. Muş’taydım. Doğup büyüdüğüm ve şu yaşıma dek hiç çıkmadığım memleketimden tam yirmi dört saat uzaktaydım.

Bana upuzun gelen ama aslında üç saniyelik bir andan ibaret olan nutuk tutulması halim geçince tüm sevecenliğimle ” Günaydın çocuklar! Buyurun oturun.” dedim. Tabi ya. Bu benim ilk dersimdi. İlk günden ders mi işlenirdi? Önce bir tanışılırdı. Kendimi kabaca tanıttıktan sonra onlara sordum tek tek isimlerini. Sadece isimlerini! Babalarının ne iş yaptığını sormadım. Listede kırk kişinin ismi vardı ama sınıfta on beş kişi ancak bulunuyordu. Çocuklar; Berivan’ın bu yaz evlendiğini, Aslı’nın geçen yaz evlendiğini ama listede isminin yazılı olduğunu –hala okula kayıtlı gözüktüğü için-, bazı erkek çocuklarının Bursa’ya , İstanbul’a taşındığını ya da çalışmaya gittiğini, diğerlerinin ise işler bitince okula geleceklerini söylediler! Acaba ne zaman bitiyordu bu işler?!

Tam bu sırada kapı çalındı ve sınıfa bir amca girdi. Epey yaşlıydı ama en ön sırada oturan Diyar’ın babası olduğunu söyledi. Onu görünce çocuğun yüzü gölgelendi. Geldi bir yağmur bulutu kirpik uçlarında durdu. Adam iki eli önde bağlanmış biraz eğilerek, bozuk bir Türkçeyle “Hoca kusura bakma. Ben Diyar’ı almaya geldim. Muş’a getmem lazım acildir.Hayvanlara bakacak kimse yok” dedi.Ben daha cevap veremeden Diyar toparlanmıştı bile. Onun yoktu ya demek ki benim de yoktu bu kat’i emre itiraz hakkım. “Tamam ama dersteydik biz şimdi hem daha ilk zamandan olur mu amcacım?”

” Hoca gönderirim ben onu sonra. Gönderirim, gönderirim…”diye diye geri adımlarla çıktı sınıftan. Ben de çaresiz tanışma faslıma geri döndüm. En arka sırada yaşı diğerlerinden büyük olduğu rahatça anlaşılan bir çocuk hatta delikanlı oturuyordu. Herhalde sınıfta kalmıştı. Olsun, zararın neresinden dönülse kardı. Fakat bu çocuğun bakışları o kıpkır gözlerinin renginden midir nedir bir başkaydı. Hareketsiz bir şekilde yeni öğretmenini süzüyordu. Onun bu hali bir an için öyle bir tereddüte düşürdü ki beni kıyafetimi giymeyi unuttuğumu yahut üzerimden yalnızca onun okuyabildiği bir alt yazı geçtiğini zannettim. Kendini tanıtma sırası şimdi ona gelmişti. Çocuk derin sükunetinin altından -üzeri kar olmuş bir abayı silkip atarcasına- kalktı. ” Maşallah hocam” dedi o tok sesiyle. Zaten çocuğun benden bir hayli iri olan cüssesinden korkmuş, bakışlarından irkilmiştim ki bu dediğine de bir anlam veremedim ilk seferinde. İkinci kez sordum.” Maşallah hocam.” diye yanıt verdi yine. Allah Allah… Çocuk bana “ Maşallah!” diyordu. Verdiği cevap beni kızdırmaya başlamıştı artık. Ciddiye almadığı yetmiyormuş gibi alay ediyor, bana maşallah çekiyordu bir de! Yüzümdeki ifadenin değiştiğini fark edince konuşmaya devam etti.

“ Hocam benim adım Maşallah!”

Böyle bir ismin var olduğunu ömrümde ilk kez Muş’ta duymuştum. “Anladım yavrum buyur otur” dedim.Teneffüs zili de imdadıma yetişmişti.

Ne gündü be Hey Maşallah!

erlik

 

Dölsüz Hikmet! Dölsüz Hikmet! Soysuz..! Tohumsuz Hikmet….!
Hikmetin zihninde dolaşıp duran, yedirip içirmeyen, bir türlü rahat ettirmeyen lakırtı. Gözünü kapattıkça yalnız kulağında değil içinin bütün boşluklarında yankılanıyordu bu cümleler.
Belki lafı eden de bin pişman olmuştu ama dilin kemiği yoktu ve söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Onulmaz bir yarayı çoktan açmıştı saplandığı yerde. Yontulmamış bir beşerin dişleriyle onun ötesinde iki dudağıyla zapt edemediği bu söz günlerdir uyutmuyordu Hikmet’i. Kahır etmenin de ötesinde ruhunda bir sancıya sebep oluyordu. Dünyaya bir çocuk getirememenin eksikliğini bu denli iliklerinde hissetmemişti hiç. Neden çocuğu olmuyordu? Dudu tay gibi kadındı , kendisinde de bir eksiklik göremiyordu. Onca ters giden hiçbir şey yoktu. Fakat yaradan niçin onu bu katlanılmaz acıyla sınıyordu ? Bu söz sancıları bir yandan, anasının ekşi yüzü ters bakışı bir yandan artık iyice tak etmişti canına. Bu meseleyi ilk defa boylu boyunca düşünüp taşınıyordu. İşi gücü bırakmış sofadaki sedire tünemiş aklını yetirmeye çalışıyordu.
Dudu’nun çeyizinden kalma el dokuması bir kilim vardı yerde. Üzerine berketi ve bolluğu simge eden motifler işlenmişti. Dişiliğin,verimliliğin ve doğurganlığın sembolü iki adet “elibelinde” ; üretkenliğin, erkeksiliğin, kahramanlığın ve gücün temsili bir ” koç boynuzu” işlemesi. Ortasındaki göz motifi ise haneyi kem bakışlardan, nazardan, başa gelebilecek kötülüklerden korumak içindi.O bilmezdi. Her gün odalara girip çıkarken üzerine basıp geçerdi sadece. Dudu’yu bu eve gelin getirmeden önce babasının evin önüne ektiği asmanın hikmeti de buydu. Evde daima olması dilenen bolluk, bereket, ÇOKLUK!
Senelerdir yakın çevrede duyup bildiği bütün hocalara götürmüştü Dudu’yu. Şifa olur umuduyla ona söylenen otları kaynatıp buharlı kazanların üzerine oturtmuştu çırılçıplak. Deve dilleri yedirmişti, dalaklar yedirmişti… Yapmadığı şey mi kalmıştı? Kadıncağız da gebe kalamamanın ezikliğiyle bu işkenceler karşısında bir kez olsun sesini çıkarmamıştı. Sadece ara sıra gözleri sulanır, sanki içine doğru ağlardı.
Bir doktora gitmek fikri onun da aklına geliyordu elbet. Ancak ya doktor ” Kusur sen de..” deyiverirse ne olacaktı? Ne yapardı o zaman? Bunun aklına gelmesi bile onu ürpertiyor, içine düşen dehşet ve ızdırabı ruhunda dalga dalga yaymaya yetiyordu.
Bugüne dek kuvvetinin sınandığı her şeye gücü yetmiş, mülkiyetinin ölçüldüğü her şeye sahip olmuş biriydi. Kimseden geri kaldığı bir mesele yoktu. “Sahiplik” denildi mi o en baştaydı. Sıralamaların en üstündeydi. O “en” in sahibiydi. İstemediği tek şey “noksanlık”tı. Böyle bir gedik kattiyen ona ait olmamalıydı.
Üzerindeki ağırlığı atıp zihnini biraz boşaltabilmek umuduyla dışarıya çıktı. Nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı.Öyle dalgın yürüyordu ki köşeyi dönünce karşısına çıkıveren çocuktan korktu. Çocuğun ise bu durum hoşuna gitmişti:
” Hikmet abi korktun mu sen benden?” Bir yandan da gülüyordu.
” Yok canım ne korkması? Hem sen nereye gidiyorsun bakalım böyle alat alat? Bu elindeki kutu da ne?”
” Hikmet abi ben artık baba oldum. Çocuklarımı almaya gidiyorum”
Sorsalar “Bit kadar velet” diye tarif edeceği Ali bile bunun lafını mı ediyordu şimdi? Yoksa eğleniyor muydu kendisiyle. Hiddetle bağırdı çocuğa:
” Ne babası? Ne çocuğu? Ağzına okuduğumun veledi?”
” Hikmet abi ne kızıyorsun . Niye bağırıyorsun şimdi? Ne yaptım ki ben?”
Karşısındakinin bir çocuk olduğunu anımsayınca kendine geldi. Özür dileyemezdi. Ama eliyle belli belirsiz saçlarını okşadı çocuğun. Bundan yüz bulan çocuk az önce mağruz kaldığı öfkeyi unutuvermişti bile. Yine anlatmaya başladı:
“Hani Yunus’la bizim kedimiz vardı ya Pamuk. İşte o gebe kalmış yavruladı bu sabah. Bir görsen ne şirinler ne şirinler… ”
” He iyi . İyi iyi…” deyip yine üzerine bürüdüğü kayıtsızlıkla çekti gitti çocuğun yanından. Kendi kendine mırıldanıyordu giderken. ” Allah’ın kedisi köpeği bile ana baba oluyor da ben niye…”
Aynı gün herkesten gizli vilayetteki doktora gitti. Muayene oldu. Zamanını bekleyip sonuçları aldı. İşte! kusur ondaydı. Hikmet kısırdı. Ersuyu döl olup onu baba edemeyecekti.İşte şimdi dünyalar başına yıkılmalıydı Hikmet’in. Şİmdi ölüvermeliydi hemen şuracıkta. Yok ama ölmek de yenilmekti kimi zaman. O bunun için ölecek kadar da güçsüz değildi. Bir çaresini bulmalıydı bu işin ama nasıl? Dudu gitse başkası gelse onun kısırlığı hepten meydana çıkardı. Ne yapmalıydı?
Alilerin evinin önünden geçiyordu. Çocuk kendisini babaları bellediği kedi enikleriyle oynuyordu.Hikmeti görünce yavrulardan birini kelle paça kucaklayıp yanına getirdi:
“Hikmet abi bak! Bunun adı ‘Alaca’ Fırının yanındaki ‘Boncuk’ ötedeki de ‘ Çapaklı’ . Analarını da getirdik. Burada daha rahat edecekler. Yavrular üç tane olduğu için paylaşamadık.İkiye bir paylaşsak haksızlık olacaktı. Hem Yunus’un annesi ‘Daha küçük bunlar ayırmayın annesinden, kardeşleri de ayırmayın’dedi. En iyisi mi paylaşmayalım dedik biz de. Gerçiiii çocukların anası bi tane babası iki tane oldu ama olsun”
Kedilere baksa da çocuğu dinlemiyordu. Ancak cümlenin sonu kafasının içinde şimşekler çaktırmıştı. ” Anaları bir… babaları iki”
Şimdi ona hem kendisine ömrü billah muhtaç biri hem de iyi bir sır saklayıcısı ve de aciz bir kul lazımdı ki onu da uzaklarda aramak işini tehlikeye sokabilir ve de zorlaştırabilirdi. İnsan bazen herkesten çok kendi nefsini düşünür bu uğurda yapmam dediği nice şeylerin başını çekerken bulurdu kendisini… Hikmet elbette bu haliyle bahtı kötü biriydi ancak bir çocuğun hem amcası hem babası olacak kadar kara bir yazgının sahibiydi değildi.

Melike

 

Melike. Yolda görenlerin dönüp bir daha bakacağı, sırma saçlı, hilal kaşlı,al yanaklı ve de kiraz dudaklı bir afeti devran değildi. Ama güzeldi . “En azından benim için” diyemem. Melike benim için bu dünyadaki gelmiş geçmiş en güzel insandı. Tüm kusurlarına rağmen iliklerine kadar güzeldi Melike…

Okumaya devam et “Melike”

Bazı Çocuklar Çok Şanslı!

“Emredersiniz komutanım!” diyordu Hasan. Cümlenin emir kipiyle çekimlenmiş yüklemi leş gibi bira kokan bir ağızdan çıkar çıkmaz   “Emredersiniz komutanım!” diyordu  ve buyurulan şey her ne ise hemen onu yapmaya koyuluyordu.

Yapmıştı,yapardı,yapıyordu. Ama yine de dişlerini sızlatan, gözlerini zonklatan,her yerini ağrıtan şu sebepsiz dayaklardan bir türlü kurtulamıyordu.Askerde miydi sanki Hasan? Değildi. Suçu neydi ? Kul gücüyle erişilebilecek her şeyi becerir, insan aklının alabileceği her şeyi düşünürdü.

Okumaya devam et “Bazı Çocuklar Çok Şanslı!”

Abdullah

Uyanamıyordum. Üzerimde bir ağırlık var  gibiydi.  Hiçbir yerim ağrımıyordu, hiçbir yerim tutulmamıştı. Saatlerce uyumuştum, yatağım rahattı.  Aklıma takılan bir şey yoktu . Ama bir türlü gözlerimi aralayamıyor, başımı kaldıramıyordum. Üzerimde bir ağırlık vardı. İnsan olmanın ağırlığı mıydı?

-Abi! Abiiii! Bu kimin salası? Kim ölmüş?

Okumaya devam et “Abdullah”