insan

Eğer içinizde bir merak dalgası kıpırdar ve “İnsan nedir?” diye araştıracak olursanız karşınıza çıkacak genel ağ ifadeleri aşağıdaki gibidir:
* İnsan, toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlıdır.
* İnsan, Âdemoğlu, âdem evladıdır.
* İnsan, huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli olandır.
* İnsan, taksonomik adıyla Homo sapiens, primatlar takımının büyük insansı maymunlar familyasının Homo cinsinde bulunan tek canlı türüdür. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur.
* İnsan, memelilerden, iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı sayılan yaratıktır.
* İnsan, ruh ve bedenden meydana gelen Allah’ın bu dünyadaki yansımasıdır.
* İnsan, yaptıklarıyla meleklerden daha üst mertebeye çıkabileceği gibi yapamadıklarıyla da beşeriyet safhasında ve yahut hayvanlardan daha alt bir mevkiye inebilir.
* İnsan, varlığı en kalabalık türdür.İki yüz bin yıldır belki daha uzun bir süredir. Doğmuş, yaşamış, var olmuş ve ölmüştür.

Halbuki insanı bu kadar araştırmaya ne hacet? Dönüp aynaya bakınız ve bir silüetten ötesini görmeye çalışınız.

Bir fil sürüsü Afrika’nın savanlarında otlarken içlerinden biri kendini yalnız hissetmez. Yine bir sürü halinde güneye göç eden kuşlardan biri aniden depresyona girip uçmayı bırakmaz. Ama insan milyarlarca türdaşının içinde kendini çok yalnız hissetmeyi, bu üzüntüyü depresif bir hale sokmayı başarabilir. Halbuki en kalabalık sürü bizimkisidir. İşte insanı diğer türlerden ayıran en önemli özelliklerden biri budur. İnsan karmaşıktır. Ne hisseddeceği de ne yapacağı da kestirilemeyebilir.

***

Ayrıca türümüzü farklı kılan bir diğer özellik de bize tanınan yaşam süresini en üst düzeyde verimsiz olarak geçirebilme başarımızdır. İronik olan durum ise bunu gerçekleştirirken ” üç günlük dünya” deyişinin dilimize pelesenk olmasıdır.

***

 

(…)

otobüs yolculuğu

İnsan “gitmek” üzeredir. Var olduğu , var oluşunun tüm hünerini sergilediği, ağladığı ve de güldüğü şu dünyada gitmek üzere yaşamaktadır.
Kök salmış bir ağaç değildir ki. Börtü böceğe, bir atlı karıncaya yuva olmuş kızıl killi bir toprak değildir ki. İnsan güneşin altında, gecenin ayazında parça parça olayım diye gerinmiş bir kaya, yüreksiz bir taş parçası değildir ki. Durduğu yerde duramaz.
Sürekli olarak bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalıştığımız, iki ayağımızın mütemadiyen bir pabuç içinde olduğu “şu zamanlar”da yirmi dört saatlik bir otobüs yolculuğu çoğu insana işkence gibi gelse de her türlü eziyetine rağmen benim için eşsiz bir fırsattır. Düşünmek için, hatırlamak için, hayal kurmak için, vicdan muhasebesi için… Kıymetin asıl sahibi ama icraati hususunda pek az pay verdiğimiz birçok eylem için.
***
Pencere kenarıdır benim de tercihim. Mümkünse tekli bir koltuk.
İşte bu pencereden bakarken gözünüzün önünden bazen yollar, ağaçlar, insanlar akıp geçer bazen de çocukluk, gençlik günleriniz… İstediğiniz ya da istemediğiniz gibi yaşadığınız ömrünüzden kesitler…
Ben o camlarda kirli yüzlü çocukluğumu,okula başladığım ilk günü, yediğim ilk tokatı, köyümüzün tepelerinde topladığım ada çaylarını, ortaokulda harçlığımı nasıl kazandığımı, lisede ağlayarak ders çalıştığımı, çalışırken uyuyakaldığımı, gönlümde ayrı bir yeri olan fakülte yıllarımı, göreve başlayışımı, sevdiğim ilk adamı görürüm. Sonra ” Bu dünyanın ötesinde bir dünya daha varmış!” derim. Şaşarım, şaşırıp kalırım her şeye…
“Olsun” derim.”İyi ki” derim. ” Nasıl, neden, neden?” derim. ” Bir daha asla…” derim. ” İnşallah” derim.
***
“İç Anadolu’nun bitki örtüsü bozkırdır.” İşte ben o stebin tam göbeğinden geçerim. Boylu boyunca uzayıp giden ovalardan, dağlardan tepelerden geçerim. Demiryollarının yanından, soğan tarlalarının içinden, başkent Ankara’dan geçerim.
” Şu köy bizimkine ne kadar benziyor!”, ” Şu köy bizim köyden ne kadar da değişik” derim.
Şu adam kim bilir kim? Adı ne? Ahmet mi? Mustafa mı? Düşünceli yürüyor, bir derdi mi var acaba? Belki de çocuklarının istediği bir şeyi alamadı. Belki sevdiğine kavuşamadı. Belki iş arıyor. Belki çok hasta. Ya da ” Ne olacak benim bu güzel memleketimin hali mi diyor? Simasını seçemedim. İki saniyeden fazla da görmedim amma bize benzer bir derdi var bu adamın. Duruş aynı duruş çünkü. Omuz aynı düşüklükte. Yenilmiş bu adam.
Şu yanından geçtiğimiz yıkık dökük evde kim bilir kimler yaşadı. Ne hayatlar yeşerip soldu şu dört duvarın arasında. Yeni yapılıp da içine bir gelin girdiği vakitler ev ne de güzel kokuyordu kim bilir? Belki işte bu yıkık evin başında bile çıkmıştır bir miras kavgası.
Şu caminin imamı kim bilir nereli. Belki de bizim oralı. Adamcağız gelmiş ta buralarda görevini yapıyor. Ah! Vazife vazifedir. Memleketin her köşesinde yapılabilir.
Bir kız var tarlada. Boyu uzun, ince belli. Elini yüzünü güneşten korumak için tülbentle sarmış. İşte o belki de atanamamış bir öğretmen.
***
Arabalar, dinlenme tesisi, yol, yol, yol, yol…
***
Arabalar, bir iki ağaç , bir meranın ortası, bir koyun sürüsü, kavalsız bir çoban, yol, yol, yol…
***
Çayır, yeşil ot, şeker pancarı, soğanlar, buğdaylar, ayçiçekleri…
***
Kar, yağmur, güneş,yeniden yağmur, güneş… Yolun sonunda değişiveren mevsim.
Seher vakti şafak vakti, sarı sıcak bir öğle vakti, uzayan gölgeler, güneşin naz edip birden kızılca çekip gidişi…
Işıklı şehirlerden geçişimiz . Tüm kirin pasın, can yakıcı imtiyazların, tüm günahların üstünü örten yağşı gece.
***
Otobüsteki herkes uyuyor ne güzel. Ben en sevdiğim şarkıyı dinliyorum ne kadar ayrıcalıklıyım şimdi onlardan. Otobüsün sesi bir ninni gibi… Otobüs yolculuğu ne güzel. Yol aşırı gitmek ne güzel.

 

Yüzleşme

Hayat ona zor geldiği zamanlarda hep üzülürdü insan oluşuna. Ruhundan ve bedeninden meydana gelen varlık ya dibinde kalırdı kabının ya da taşardı. Bir kuş, bir böcek, ya da en nihayetinde bir taş olmak isterdi, toprak olmak isterdi.
Bir kere insan olmak , en başta bunu hiç aklından çıkarmamayı gerektiriyordu ki adı ( n’sy/ Ar.) “unutmak” kökeninden gelen bir tür için bu epey güçtü.Hem adil olmak, merhametli olmak, sabırlı olmak, şefkatli olmak, ilim-irfan sahibi olmak gibi nice erdemleri bünyesinde barındırıp her türlü inanç ve din otoritesince yasak kılınmış ‘üç ,yedi,on, yetmiş altı…’ büyük günahlardan kaçınmak bununla birlikte küçüklere de tenezzül etmemek lazımdı. Bu da her yaradılmışın harcı değildi. Haklıydı.
Annesi ona küçükken bir mesel anlatırdı ardından da ” Allah bu emaneti dağlara taşlara, yerlere göklere yüklemiş de hiçbiri kaldıramamış ağırlığını. En sonunda insan kabul etmiş ‘insan’ olmayı. İradesine güvenmiş olacak ki… ” derdi.Gözleri dalıp giderdi. O vakitler sadece mesel kısmını anlar gerisini akıl erdiremediğinden dinlemezdi.Yazık ki şimdi aklı her şeye eriyordu.

Geç Git

 

Yolda bir çiçek gördü. Çok güzel bir çiçek. “Nasıl olsa ömrünün vadesi fazla uzun değil” diyerek üzerine basıp geçti.Çirkin ayaklarının geniş tabanıyla çiğneyip geçti.Gereksiz bir yer kaplayan iri cüssesinin tüm ağırlığını vererek ezip  geçti.Pembe, zarif,nazlı nazlı sallanan birkaç yaprağa daha ne gerek vardı.Özenile bezenile yaratılmış bu Allah vergisinin zaten aşırı derecede güzel olan dünyamıza bir güzellik daha katmasına izin vermedi.

Okumaya devam et “Geç Git”

El- Kuhl

 

                               

Gözlerimi diktim duvardaki saate bakıyordum. Sanki birazdan karşısındakini bıçaklayıp ilk cinayet tecrübesini edinecek bir “gözü dönmüş” gibi. Düşmanımcasına.Ya HU diyordum ne var sanki zamanı ölçmesek. Alarmı kurmasak, geç kalmasak. Zamanın nasıl geçtiğini anlamasak.Yaşlandığımızı sürekli olarak hissetmesek. Ne var sanki, ne var, ne var… diyerek yine bir işimi daha son dakikaya bırakıp yetiştiremediğim o gün bu sığ düşüncelerle içimden felsefe yapıyordum . Ve saat kabak gibi iki buçuktu. Kullanma ihtiyacı duyup oksijen gönderme çabalarına girişince o güzel beynimi kalbimi, bedenimi ve tüm ruhumu balkonuma attım.

Okumaya devam et “El- Kuhl”

Necati Amca’nın Kadın Tasnifi

Siz bilmezsiniz Necati Amca vardır. Ben de Necati Amca’nın kadınlarla ilişkisini bilmem.Ama edindiği tecrübelere,  gözlemlerine dayanarak  kendince yapmış olduğu bir sınıflandırma vardır. Ona göre kadınlar üçe ayrılır. Şöyledir:

     1. Kümesbaş: Bu kadın akşama kadar evdedir. Ancak sıcacık sobanın başında gün boyu pinekleyip durduğundan mıdır nedir akşam olduğunda hiçbir işini yetiştirememiş, kocacığına bir kap yemek dahi pişirememiştir.Adam eve geldiğinde onu elinde bir baş soğanla karşılar. O soğan daha kesilip doğranacak, salçayla kavuşturulup aş edilecektir.Bekleyin ki ne zamana…

Okumaya devam et “Necati Amca’nın Kadın Tasnifi”