Bir Anı

Nasıl konuşuluyordu? Bana bakan bir sürü ışıl ışıl, umut dolu göz; dar, karanlık bir sınıf, eylülde bu kadar serin olması şaşırtan ve her yerden sızan bir doğu rüzgarı.

Ben şimdi ne diyecektim bu yavrucaklara? Hani buraya her şeyi öğrenip gelmiştim? Aklıma Chomsky, Piaget,Freud,Vygotsky geliyordu; tanılayıcı dallanmış ağaçlar, kavrama- analiz- sentez basamakları; Bloom taksonomisi, yapılandırılmış gridler geliyordu da çocuklara ne diyeceğim bir türlü gelmiyordu. Sınıf yönetimi, okul yönetimi dersi almıştım ben, neredeydi o çok iyi notlarım? Donup kalmıştım işte. Halk edebiyatı,çocuk edebiyatı, dünya edebiyatı hepsine çok çalışmıştım masa başında! Alan sınavından hiç yanlışım çıkmamıştı. Sayısız materyal tasarlamıştım ben… Onları bu sınıfın neresine koyacaktım sahi?

Serinova… Serinova… Ben Serinova’daydım. Muş’taydım. Doğup büyüdüğüm ve şu yaşıma dek hiç çıkmadığım memleketimden tam yirmi dört saat uzaktaydım.

Bana upuzun gelen ama aslında üç saniyelik bir andan ibaret olan nutuk tutulması halim geçince tüm sevecenliğimle ” Günaydın çocuklar! Buyurun oturun.” dedim. Tabi ya. Bu benim ilk dersimdi. İlk günden ders mi işlenirdi? Önce bir tanışılırdı. Kendimi kabaca tanıttıktan sonra onlara sordum tek tek isimlerini. Sadece isimlerini! Babalarının ne iş yaptığını sormadım. Listede kırk kişinin ismi vardı ama sınıfta on beş kişi ancak bulunuyordu. Çocuklar; Berivan’ın bu yaz evlendiğini, Aslı’nın geçen yaz evlendiğini ama listede isminin yazılı olduğunu –hala okula kayıtlı gözüktüğü için-, bazı erkek çocuklarının Bursa’ya , İstanbul’a taşındığını ya da çalışmaya gittiğini, diğerlerinin ise işler bitince okula geleceklerini söylediler! Acaba ne zaman bitiyordu bu işler?!

Tam bu sırada kapı çalındı ve sınıfa bir amca girdi. Epey yaşlıydı ama en ön sırada oturan Diyar’ın babası olduğunu söyledi. Onu görünce çocuğun yüzü gölgelendi. Geldi bir yağmur bulutu kirpik uçlarında durdu. Adam iki eli önde bağlanmış biraz eğilerek, bozuk bir Türkçeyle “Hoca kusura bakma. Ben Diyar’ı almaya geldim. Muş’a getmem lazım acildir.Hayvanlara bakacak kimse yok” dedi.Ben daha cevap veremeden Diyar toparlanmıştı bile. Onun yoktu ya demek ki benim de yoktu bu kat’i emre itiraz hakkım. “Tamam ama dersteydik biz şimdi hem daha ilk zamandan olur mu amcacım?”

” Hoca gönderirim ben onu sonra. Gönderirim, gönderirim…”diye diye geri adımlarla çıktı sınıftan. Ben de çaresiz tanışma faslıma geri döndüm. En arka sırada yaşı diğerlerinden büyük olduğu rahatça anlaşılan bir çocuk hatta delikanlı oturuyordu. Herhalde sınıfta kalmıştı. Olsun, zararın neresinden dönülse kardı. Fakat bu çocuğun bakışları o kıpkır gözlerinin renginden midir nedir bir başkaydı. Hareketsiz bir şekilde yeni öğretmenini süzüyordu. Onun bu hali bir an için öyle bir tereddüte düşürdü ki beni kıyafetimi giymeyi unuttuğumu yahut üzerimden yalnızca onun okuyabildiği bir alt yazı geçtiğini zannettim. Kendini tanıtma sırası şimdi ona gelmişti. Çocuk derin sükunetinin altından -üzeri kar olmuş bir abayı silkip atarcasına- kalktı. ” Maşallah hocam” dedi o tok sesiyle. Zaten çocuğun benden bir hayli iri olan cüssesinden korkmuş, bakışlarından irkilmiştim ki bu dediğine de bir anlam veremedim ilk seferinde. İkinci kez sordum.” Maşallah hocam.” diye yanıt verdi yine. Allah Allah… Çocuk bana “ Maşallah!” diyordu. Verdiği cevap beni kızdırmaya başlamıştı artık. Ciddiye almadığı yetmiyormuş gibi alay ediyor, bana maşallah çekiyordu bir de! Yüzümdeki ifadenin değiştiğini fark edince konuşmaya devam etti.

“ Hocam benim adım Maşallah!”

Böyle bir ismin var olduğunu ömrümde ilk kez Muş’ta duymuştum. “Anladım yavrum buyur otur” dedim.Teneffüs zili de imdadıma yetişmişti.

Ne gündü be Hey Maşallah!

erlik

 

Dölsüz Hikmet! Dölsüz Hikmet! Soysuz..! Tohumsuz Hikmet….!
Hikmetin zihninde dolaşıp duran, yedirip içirmeyen, bir türlü rahat ettirmeyen lakırtı. Gözünü kapattıkça yalnız kulağında değil içinin bütün boşluklarında yankılanıyordu bu cümleler.
Belki lafı eden de bin pişman olmuştu ama dilin kemiği yoktu ve söz ağızdan çıkmıştı bir kere. Onulmaz bir yarayı çoktan açmıştı saplandığı yerde. Yontulmamış bir beşerin dişleriyle onun ötesinde iki dudağıyla zapt edemediği bu söz günlerdir uyutmuyordu Hikmet’i. Kahır etmenin de ötesinde ruhunda bir sancıya sebep oluyordu. Dünyaya bir çocuk getirememenin eksikliğini bu denli iliklerinde hissetmemişti hiç. Neden çocuğu olmuyordu? Dudu tay gibi kadındı , kendisinde de bir eksiklik göremiyordu. Onca ters giden hiçbir şey yoktu. Fakat yaradan niçin onu bu katlanılmaz acıyla sınıyordu ? Bu söz sancıları bir yandan, anasının ekşi yüzü ters bakışı bir yandan artık iyice tak etmişti canına. Bu meseleyi ilk defa boylu boyunca düşünüp taşınıyordu. İşi gücü bırakmış sofadaki sedire tünemiş aklını yetirmeye çalışıyordu.
Dudu’nun çeyizinden kalma el dokuması bir kilim vardı yerde. Üzerine berketi ve bolluğu simge eden motifler işlenmişti. Dişiliğin,verimliliğin ve doğurganlığın sembolü iki adet “elibelinde” ; üretkenliğin, erkeksiliğin, kahramanlığın ve gücün temsili bir ” koç boynuzu” işlemesi. Ortasındaki göz motifi ise haneyi kem bakışlardan, nazardan, başa gelebilecek kötülüklerden korumak içindi.O bilmezdi. Her gün odalara girip çıkarken üzerine basıp geçerdi sadece. Dudu’yu bu eve gelin getirmeden önce babasının evin önüne ektiği asmanın hikmeti de buydu. Evde daima olması dilenen bolluk, bereket, ÇOKLUK!
Senelerdir yakın çevrede duyup bildiği bütün hocalara götürmüştü Dudu’yu. Şifa olur umuduyla ona söylenen otları kaynatıp buharlı kazanların üzerine oturtmuştu çırılçıplak. Deve dilleri yedirmişti, dalaklar yedirmişti… Yapmadığı şey mi kalmıştı? Kadıncağız da gebe kalamamanın ezikliğiyle bu işkenceler karşısında bir kez olsun sesini çıkarmamıştı. Sadece ara sıra gözleri sulanır, sanki içine doğru ağlardı.
Bir doktora gitmek fikri onun da aklına geliyordu elbet. Ancak ya doktor ” Kusur sen de..” deyiverirse ne olacaktı? Ne yapardı o zaman? Bunun aklına gelmesi bile onu ürpertiyor, içine düşen dehşet ve ızdırabı ruhunda dalga dalga yaymaya yetiyordu.
Bugüne dek kuvvetinin sınandığı her şeye gücü yetmiş, mülkiyetinin ölçüldüğü her şeye sahip olmuş biriydi. Kimseden geri kaldığı bir mesele yoktu. “Sahiplik” denildi mi o en baştaydı. Sıralamaların en üstündeydi. O “en” in sahibiydi. İstemediği tek şey “noksanlık”tı. Böyle bir gedik kattiyen ona ait olmamalıydı.
Üzerindeki ağırlığı atıp zihnini biraz boşaltabilmek umuduyla dışarıya çıktı. Nereye gittiğini bilmeden yürümeye başladı.Öyle dalgın yürüyordu ki köşeyi dönünce karşısına çıkıveren çocuktan korktu. Çocuğun ise bu durum hoşuna gitmişti:
” Hikmet abi korktun mu sen benden?” Bir yandan da gülüyordu.
” Yok canım ne korkması? Hem sen nereye gidiyorsun bakalım böyle alat alat? Bu elindeki kutu da ne?”
” Hikmet abi ben artık baba oldum. Çocuklarımı almaya gidiyorum”
Sorsalar “Bit kadar velet” diye tarif edeceği Ali bile bunun lafını mı ediyordu şimdi? Yoksa eğleniyor muydu kendisiyle. Hiddetle bağırdı çocuğa:
” Ne babası? Ne çocuğu? Ağzına okuduğumun veledi?”
” Hikmet abi ne kızıyorsun . Niye bağırıyorsun şimdi? Ne yaptım ki ben?”
Karşısındakinin bir çocuk olduğunu anımsayınca kendine geldi. Özür dileyemezdi. Ama eliyle belli belirsiz saçlarını okşadı çocuğun. Bundan yüz bulan çocuk az önce mağruz kaldığı öfkeyi unutuvermişti bile. Yine anlatmaya başladı:
“Hani Yunus’la bizim kedimiz vardı ya Pamuk. İşte o gebe kalmış yavruladı bu sabah. Bir görsen ne şirinler ne şirinler… ”
” He iyi . İyi iyi…” deyip yine üzerine bürüdüğü kayıtsızlıkla çekti gitti çocuğun yanından. Kendi kendine mırıldanıyordu giderken. ” Allah’ın kedisi köpeği bile ana baba oluyor da ben niye…”
Aynı gün herkesten gizli vilayetteki doktora gitti. Muayene oldu. Zamanını bekleyip sonuçları aldı. İşte! kusur ondaydı. Hikmet kısırdı. Ersuyu döl olup onu baba edemeyecekti.İşte şimdi dünyalar başına yıkılmalıydı Hikmet’in. Şİmdi ölüvermeliydi hemen şuracıkta. Yok ama ölmek de yenilmekti kimi zaman. O bunun için ölecek kadar da güçsüz değildi. Bir çaresini bulmalıydı bu işin ama nasıl? Dudu gitse başkası gelse onun kısırlığı hepten meydana çıkardı. Ne yapmalıydı?
Alilerin evinin önünden geçiyordu. Çocuk kendisini babaları bellediği kedi enikleriyle oynuyordu.Hikmeti görünce yavrulardan birini kelle paça kucaklayıp yanına getirdi:
“Hikmet abi bak! Bunun adı ‘Alaca’ Fırının yanındaki ‘Boncuk’ ötedeki de ‘ Çapaklı’ . Analarını da getirdik. Burada daha rahat edecekler. Yavrular üç tane olduğu için paylaşamadık.İkiye bir paylaşsak haksızlık olacaktı. Hem Yunus’un annesi ‘Daha küçük bunlar ayırmayın annesinden, kardeşleri de ayırmayın’dedi. En iyisi mi paylaşmayalım dedik biz de. Gerçiiii çocukların anası bi tane babası iki tane oldu ama olsun”
Kedilere baksa da çocuğu dinlemiyordu. Ancak cümlenin sonu kafasının içinde şimşekler çaktırmıştı. ” Anaları bir… babaları iki”
Şimdi ona hem kendisine ömrü billah muhtaç biri hem de iyi bir sır saklayıcısı ve de aciz bir kul lazımdı ki onu da uzaklarda aramak işini tehlikeye sokabilir ve de zorlaştırabilirdi. İnsan bazen herkesten çok kendi nefsini düşünür bu uğurda yapmam dediği nice şeylerin başını çekerken bulurdu kendisini… Hikmet elbette bu haliyle bahtı kötü biriydi ancak bir çocuğun hem amcası hem babası olacak kadar kara bir yazgının sahibiydi değildi.

İyi Niyetçi

Komşumuzun dört çocuğu vardı. Dördünün de yaşları birbirine yakın ve hepsi küçük. Bunlar art ardına doğunca ayıplamışlardı ilkin onları. Sanki ana babaları belli değilmiş gibi… Sanki, çok olmak günahmış, yasakmış gibi ayıplamışlardı. Ama şimdi : ” Resul, senin sırtın yere gelmez artık. Kapı gibi dört tane oğlun var. Kimse sana bir şey yapamaz vallaha!” diyorlardı. Onlar böyle dedikçe Resul komşu da gerim gerim gerinir, keyiflenirdi. ” Tabiii tabii hele bir büyüsünler de ” derdi. Halbuki vaktinde utanmıştı onların dünyaya gelişinden. Utandırmışlardı aynı insanlar.
Resul komşu servis şoförü. Her gün iki tane okula öğrenci götürür getirirdi. Bir de tekstil atölyesine işçi. Arabasının ön camının ortasına süs olsun diye vakumlanmış bir zar, bir nazar duası ve bir benzin istasyonunun reklam kartı aynı anda ahenkle sallanırdı. Yanındaki iki koltukla birlikte kendi köşesini adeta bir protokol mevkiiymişçesine ayırmıştı. Bu sınırı ön koltukların tepesinden sarkan püsküllü bir süs atkısı çiziyordu.Bir pankart gibi açılımış vaziyette yolcu koltuklarının karşısında dururdu. Üzerinde büyük harflerle ” ONKOLİKLER” yazardı. Ve bunun da kenarlarına kompozisyonun tamamlanması niyetiyle yerleştirilmiş iki Türk bayrağı asılıydı. Balıkesir’e gideceğimiz vakit her türlü ulaşım imkanını bulabilmemize rağmen tercihimiz tabii ki Resul abiden yanaydı. Çünkü bu bir komşuluk gereğiydi. Ömrü hayatınızda asla kendi rızanızla dinlemeyeceğiniz bir kaç nadide sanat eserini (!) yarım saatçik dinlemenizin de pek bir ziyanı yoktu. Resul abinin sayesinde kulaklarımızın pası silinirdi .
Velhasıl ikametimiz taşraydı amma Tuncay abi her gün şehirdeydi. İşi gereği…
***
Bir gün orada bir tanıdığı olan Niyetçi Selim belediyede daha iyi bir iş bulunca      ( çöpçülük vazifesi ve yahut temizlik işleri sorumlusu ) bu niyetçilik işini bırakacak olmuş. Tavşanı da salıverecekmiş ama koca şehrin ortasında nereye salsın? Kıyamıyormuş bir türlü. Bir hal çaresini bulamayınca bizim Resul komşu almış gelmiş eve. Çocuklar sevinir hem de oynarlar diye.Hatta Niyetçi Selim öyle bir kurtulmuş ki bu işten niyet yazılı kağıtları, tavşanın kafesini, masasını bile vermiş Resul abiye. Hepimizin dışarda olup ayak üstü konuştuğumuz bir akşam vakti arabadan indirdi bunları. Çocuklar öyle bir sevindiler ki ortalık bayram yerine döndü. Onlarla birlikte mahallenin diğer çocukları da sardılar tavşanın etrafını. Paylaşıldıkça çoğalan bu umumi sevinç beni bile mutlu etmişti. Gözleri ışıl ışıldı hepsinin. Bazen çığlıklara varan sesleriyle sanki hepsi aynı şeyi görmüyormuş gibi bağıra çağıra konuşuyorlardı.
– Erennn Erenn kulağını gördün mü?
– Abi bak tüyleri bembeyaz bak tüylerine ne güzel.
-Tavşan, tavşan, tavşan. Babam bize tavşan getirdi. Tavşan bizim tavşanımız!
-Yaşasın tavşan tavşan!!! Adını koyalım. Pamuk olsun.
-Hayır prenses olsun!
-Akıllım belki kız değil. En iyisi beyaz melek olsun.
-Kartopu olsun! Kar topu.
-Canım babam. Çok seviyoruz seni.
-Babacımmmm!
“Keşke ben de böyle doya doya, gark olarak sevinebilsem bir şeylere” diye düşünüp hayranlıkla onları seyrederken Resul komşu arabadan bir tavşan daha çıkardı ki değmeyin artık çocukların sevincine.Orada bulunup da bu duruma memnun olmayan tek kişi Resul komşunun hanımı Seher ablaydı. Dakikalardır hiçbir şey söylemeden, kocasının yüzüne bile bakmadan öylece çocukları seyrediyordu.Birbirine kenetlediği ellerini parmak uçları kan toplayacak kadar sıkmış, bir yandan da dişleriyle dudaklarını parçalamaya devam ediyordu. Ama ikinci tavşanı da görünce artık dayanamamış olacak ki sanki ışınlanmışcasına  Resul abinin yanına geçip
-Resuulll! Bunlar ne olacak ? Kim bakacak bunlara? Nerede bakacağız? Niye getirdin bunları? dedi, dişlerini sıkarak.
Resul komşu gayet sakin bir şekilde:
– Baksana nasıl sevindi çocuklar Seher. Kızma Allah aşkına. Bakarız biz onlara iki tavşan değil mi altı üstü?
-Çocuklar için de öyle diyordun. Bakarız biz onlara!
– Bakamıyor muyuz Seher? Hem insan içinde yapma Allah aşkına. Evde konuşalım! deyip öyle bir baktı ki hanımının yüzüne Resul komşu kadıncağız sesini aniden kesip hışımla eve doğru yollandı. Geride kalanlar mutluluk içinde tavşanları sevmeye devam ettiler. Artık buna doyup da onları koyacak bir yer arama telaşına düşünce hepsi birden çekildiler. Geride bir tek dilek kağıtları kaldı. Arkalarından seslendim:
– Resul abi bunlar ne olacak?
– Ne yapalım biz onları. Al senin olsun komşum
***
Aaa bütün dilekler benim olmuştu. Elimde onlarca kağıtla eve girdim. Sanki bütün gelecek ihtimalleri avuçlarımın içindeydi. Ve bu zebil kağıtlar adeta bir kahinin esrarlı defterinden parçalardı. Odama geçtim, bir müddet kağıtların yüzüne baktım . Sanki ilk hangisini tutup açarsam orada yazılı olanlar başıma gelecekmiş gibi bir hisse kapıldığımdan mıdır nedir bir süre açamadım. Tanrı size geleceğiniz için bu kadar çok seçenek sunmazdı ama Niyetçi Selim sunmuştu işte. Bir tanesini açtım:
“Sana bir müjde var. Yakında çok sevineceksin. Bugünlerde ne işe atılsan başarılı olacaksın. Beklentin maldansa, geç de olsa eline geçecek.” diye yazıyordu kâğıtta.
Aaa öyle mii gerçekten ?
Sonra bir tane daha açtım:
“Eski dargınlıkları bir kenara bırakıp sevdiklerinizle yeniden dostluk kurmaya bakın. Sizin gücenmenize sebep olan, yaptıklarına pişman. Sizden özür dilemek için fırsat arıyor.”
Hımm bu Ayşe’dir kesin. Geçen çok kızdırmıştı beni. Yoksa şu benim eski konuştuğum çocuk olmasın. Yok aman şeytan görsün onun yüzünü. Affetmem gelmesin boşuna.
Böyle bir bir hepsini açacaktım ki mutfak tarafından annemin çınlayan sesi duyuldu. Akşam yemeği vaktiydi. Sofranın hazırlanmasına yardım etmemek hele ki o sofrada bulunmamak gibi büyük bir kabahatte bulunamazdım. Annemin cümlesi bitmeden mutfağa koştum. Tekrar odama döndüğüm zaman ise niyetlerin hiçbiri yoktu. Ali, lazımsız sanıp atmıştı hepsini. Bütün geleceğim çöpe gitmişti. Biraz üzülüp kızsam da ona belli edemedim.
***
Tavşanların ismi ertesi gün çocuklar tarafından halka açıklandı. Birinin ismi “Kartopu”ydu. Diğerinin ki ” Kartopu’nun Kocası”. Bunu duyunca bir gülme tuttu beni. “Çocuklar!” dedim. “Bu olmamış. Biri isimsiz kalmış, adı yok bunun. ” Kartopu’nun Kocası” diye isim mi olur hiç? ”
En büyükleri Yiğit’ti. Dönüp dedi ki bana:
“Aysun abla Kartopu’na seçimle karar verdik. Üçe- bir oyla adı bu oldu. Ama ötekinin adı için biz kavgaya tutuşunca annem çok kızdı. Hatta birer tokat attı hepimize. Ağlaya ağlaya yattık uyuduk. Sabah kaldık hepimiz Kartopu’nun Kocası demeye başladık severken. Sonra adı böyle kaldı. Hem niye olmasın? Şimdi senin annene herkes Ahmet’in karısı demiyor mu köyde? Benim anneme Resul’ün karısı diyorlar.Şerife yengeme Niyazi’nin karısı diyorlar. Bizde buna şimdilik öyle diyoruz” dedi.
“Şimdilik deyin o zaman bakalım, sonra anlaşırsınız nasıl olsa” deyip elimdeki çöpü boşaltmaya gittim. Ama hayret de etmiştim doğrusu ufacık çocuğun söylediklerine.Meğer o küçücük gözler , kulaklar nasıl da dikkat kesiliymiş bizim sözlerimize, hallerimize. Haklıydı tabi ya herkesin bir adı mı vardı sanki. Kadınların bazen adı yoktu.
***
Tavşanlar iyiydi hoştu fakat gerek bakımları olsun gerek çocukların onları sevmeleri ya da başında kavga edişleri olsun Seher ablayı kısa bir süre içinde çileden çıkarmaya yetmişti. Bir gün aldığı gibi bizim eve getirdi ikisini bir.
“Aysun! Allah aşkına ben bunları napayım? Canıma iliğime yetti artık. Bıktım ben bunlardan Resul’ün bunları tutup getiren aklına şaşayım. Atayım mı keseyim mi bilemedim. Söyle napayım? Bak çocukları camiye hocaya gönderdim. Bugün büyük küçük hepsini gönderdim. Onlardan gizli şu tavşanları def edeyim başımdan diye. Bak yemin olsun götürmem bi daha, o harimden içeri sokmam ben bunları Aysun. Al senin olsun ya bir bayıra sal bunları ya da kesilip yenir mi bilmem ki… Aman işte ne yaparsanız yapın olur mu gülüm? A canım nolur geri getirme. Bizim çocuklara da sakın bir şey deme olur mu? Ben şimdi onlara : ‘Kapısını açık unutmuşsunuz, kaçmış tavşanlar’ diyeceğim. Olur mu?
Ağzımı açıp bir şey söylemeye fırsat bulamadan bahçeden çıktı Yasemin abla. Bir yandan da olur mu olur mu a canım ? Ha, ha? ” diye söylenmeye devam ediyordu. Olmaz olur muydu olmuştu zaten.
***
Akşam babam gelince tavşanları gösterdim ona.
“Kızım, koca kızsın çocuklara mı özendin?” dedi. Olanı biteni anlattım, ne yapacağımızı sordum. Babam eski bir avcıydı. Tavşanlara eğilip şöyle bir bakınca “Şu beriki gebe yalnız…” dedi. “Şimdi biz bunları atsak atamayız. Kesemeyiz de. Hem ben yemem böyle el bakımı tavşanı. Yenmez zaten bunlar. Ben dağa çıkıp şöyle ceylan gibi bir karagözlüsünü vuracaktım ki off… Bir de pilav yapardık. Eniştengili çağırırdık off…”
“Babacım, babacım! Bakacağız o zaman bunlara. Nereye koyayım?”
***
Bir iki hafta geçmemişti ki henüz bizim gebe tavşan bir sabah vakti köşesine iyice çekilmiş, kendisine adeta folluk gibi bir yer hazırlamıştı. Karnından, göğsünden tüylerini yolup yolup bir yana biriktiriyordu. “Eyvah!” dedim. “Eyvah, bir şey oldu bizim tavşana!” Tam da doğuracakken.Babama koşup sordum. Meğer tavşanın doğumu gelmiş. Yavruları için yer hazırlıyormuş. ” Ufacık ufacık tüysüz enikleri olur” dedi babam onları koruyup kollamak için hazırlıyordur. Bu durum beni öylesine derinden etkilemişti ki oracıkta oturup ağlayıverecektim adeta. İnsan, bazen dünyalar yanıp yıkılırken umursamaz bazen de bu kadar hassas olabiliyordu. Tavşanın analığı benim yürek sazımın bamteline dokunuvermişti. Oradan hisli, acılı bir nağme çıkarıvermişti. Analık ne garip ne yüce bir şeydi. Hayvanlarda dahi. Rahmetli nineciğim küçük yaşta ölen yavrularından bahsederken derdi ki: ” Allah; dağları, taşları, kurtları, kuşları ana etmesin. Analık çok zor yavrumm”
Analık,en başta fadakarlıktı.
Tavşanın yanına bir daha gittiğimde altı tane minik yavrusu olmuştu. Allahım, o kadar küçüklerdi ki dokunmaya korkardı insan. Fakat pek bir sevimlilerdi. Burada kalıp sürekli olarak onları seyretmek istiyordum. Çocukların onları göremeyişine içten içe üzüldüm. Kim bilir nasıl sevinirler, zıp zıp zıplarlardı.Hem artık herkese yetecek kadar tavşan olduğundan isim koymak için kavgaya da tutuşmazlardı. Sahi ya acaba bunların isimleri ne olsaydı?
Babama bu müjdeyi iletmek için evin ön tarafına koştum. Çocuklar da oradaydı. Annem her zamanki gibi kolanya ve şeker tutuyordu onlara. Bayram değildi seyran değildi ama bu annemin asla vazgeçmeyeceği bir ritüeldi. Çocuklar da bu duruma alışmış ve de çok sevmişlerdi. Usulca babamın yanına sokulup:
” Baba, tavşan yavrulamış ” dedim.
Çocuklar anlamasın diye. İki kere başını sallayıp: ” Bakarız” demekle yetindi.
Pencerenin üzerindeki marul yaprakları gözüne ilişince:
“Biz bunları tavşanlarımıza yediriyorduk Aysun abla…” dedi Eren.
“Ama kaçtılar.”
“Abimin yüzünden!”
“Nereye benim yüzümden akıllım. En son sen sevmedin mi tavşanları? ”
” Hayırrr. Metin sevdi. Metin kaçırdı o zaman.”
Metin: “Ben değilim, akıllım ben değiliiiim! ” diyerek ağlamaya, eline ne geçtiyse onlara doğru fırlatmaya başladı.
Suçu kendi üzerlerinden atmayı şimdiden öğreniyorlardı ama Allahtan ki birbirlerine karşı kulandıkları en kötü söz “akıllım”dı. Bağırışı çağırışı duyunca Seher abla bahçeye girdi alat alat. Yine başka bir şey olmuş olacak ki pek sinirliydi. Çocuklara bağırıyor, kızıyor, arada bir eline geçirdiğine bir tane tokat patlatıyordu. ” Allahım ya bunların canını al ya benim ya rabbim” diyordu ikide bir. Çocuklar da ağlamaya başlayınca gürültü iyice artmıştı.
Babam Yasemin ablanın önüne geçip :
“Gelin, yapma kızım çocuk onlar çocuk!” diye ortalığı yatıştırmaya çalıştı. Ben de elimde bir rulo peçeteyle ağlayanların gözündeki yaşları ve burunlarındaki sümükleri silmeye gayret ediyordum.
Babamın bu çabasına annem de destek verince çocuklar annelerinin ellerinden kurtuldular. Ben hepsini ardıma geçirip: ” Bakın size ne göstereceğim, bakın size ne göstereceğim…” diye diye evin içine soktum onları. Yasemin abla da bu sefer kendisi ağlamaya başlamıştı bahçedeki sedirin üzerinde üçü bir oturuyorlardı.
Çocuk olmanın en iyi taraflarından biri de canının yandığını hemen unutuvermekti. Ellerine bizim evde artık kullanılmayan birkaç oyuncağı, birkaç resimli kitabı tutuşturunca unutuvermişlerdi her şeyi.Dışarıdan babamın sesi geliyordu:
” Bak gelin kızım ağzından çıkanı kulağın duysun. Üzülmüşsün belli ama acısını çocuklardan çıkarma. Bir daha sakın öyle yakarma. Bak Allahın gücüne gider. Hem ‘ İki çocuğu bir say bir çocuğu hiç say.’ demişler. Evlattan yüksünülür mü hiç ? ”
***
Hava kararmaya başlayınca götürüp teslim ettim çocukları.Herkes sakinleşmişti.Dönünce aklım zaten tavşanlarda kaldığı için bir el feneri alıp evin arka tarafına dolaştım. Yavrulara bakacaktım. Feneri tutunca beş tane yavru sayabildim. Birini göremiyordum. Sonra onu en köşede sabahki ilk yerinde gördüm her tarafı lime lime olmuş, tazecik kanı hafifçe yeri boyamıştı. Üzerinde hala oğul oğul karıncalar duruyordu. Kafamı hemen çevirdim. Kartopuna baktım. Bir yandan diğerlerini emzirirken bir yandan onun da gözü ölen yavrusundaydı. Sanki gözlerinde yaş vardı. Elime uzunca bir çomak alıp uzattım, yavruya dokundurdum ama yaşamıyordu. Karıncalar  kokusuna gelmiş, yemişlerdi zavallıyı. Karınca değil de başka bir canlı olsa daha iri ve daha güçlü parçalardı belki tavşancık onları… Bazen kendimizden acizlere karşı bile ne kadar güçsüzdük. Yavruyu gözünün önünden bari alayım, dedim. Bu ölü, minicik bedeni dışarı çıkardım. Karanlıkta, gül dalının dibini biraz eşeleyip gömdüm yavruyu. Daha bugün dünyaya gelmiş, bugün ölmüştü. Ne kadar kısacık yaşamıştı. Asıl acısı da annesi hiç bir şey yapamadan ölümünü izlemek zorunda kalmıştı yavrusunun. Çaresizlik ne kötüydü.Eve gözlerim yaşlı girdim. Bir saat kadar babamın omzunda ağladım. Sonra yastığımın altında…

insan

Eğer içinizde bir merak dalgası kıpırdar ve “İnsan nedir?” diye araştıracak olursanız karşınıza çıkacak genel ağ ifadeleri aşağıdaki gibidir:
* İnsan, toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlıdır.
* İnsan, Âdemoğlu, âdem evladıdır.
* İnsan, huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli olandır.
* İnsan, taksonomik adıyla Homo sapiens, primatlar takımının büyük insansı maymunlar familyasının Homo cinsinde bulunan tek canlı türüdür. Anatomik olarak 200.000 yıl önce Afrika’da ortaya çıkmış ve modern davranışlarına 50.000 yıl önce kavuşmuştur.
* İnsan, memelilerden, iki eli, iki ayağı bulunan, iki ayak üzerinde dik bir biçimde dolaşan, aklı ve düşünme yeteneği olan, dille, sözle anlaşan, en gelişmiş canlı sayılan yaratıktır.
* İnsan, ruh ve bedenden meydana gelen Allah’ın bu dünyadaki yansımasıdır.
* İnsan, yaptıklarıyla meleklerden daha üst mertebeye çıkabileceği gibi yapamadıklarıyla da beşeriyet safhasında ve yahut hayvanlardan daha alt bir mevkiye inebilir.
* İnsan, varlığı en kalabalık türdür.İki yüz bin yıldır belki daha uzun bir süredir. Doğmuş, yaşamış, var olmuş ve ölmüştür.

Halbuki insanı bu kadar araştırmaya ne hacet? Dönüp aynaya bakınız ve bir silüetten ötesini görmeye çalışınız.

Bir fil sürüsü Afrika’nın savanlarında otlarken içlerinden biri kendini yalnız hissetmez. Yine bir sürü halinde güneye göç eden kuşlardan biri aniden depresyona girip uçmayı bırakmaz. Ama insan milyarlarca türdaşının içinde kendini çok yalnız hissetmeyi, bu üzüntüyü depresif bir hale sokmayı başarabilir. Halbuki en kalabalık sürü bizimkisidir. İşte insanı diğer türlerden ayıran en önemli özelliklerden biri budur. İnsan karmaşıktır. Ne hisseddeceği de ne yapacağı da kestirilemeyebilir.

***

Ayrıca türümüzü farklı kılan bir diğer özellik de bize tanınan yaşam süresini en üst düzeyde verimsiz olarak geçirebilme başarımızdır. İronik olan durum ise bunu gerçekleştirirken ” üç günlük dünya” deyişinin dilimize pelesenk olmasıdır.

***

 

(…)

otobüs yolculuğu

İnsan “gitmek” üzeredir. Var olduğu , var oluşunun tüm hünerini sergilediği, ağladığı ve de güldüğü şu dünyada gitmek üzere yaşamaktadır.
Kök salmış bir ağaç değildir ki. Börtü böceğe, bir atlı karıncaya yuva olmuş kızıl killi bir toprak değildir ki. İnsan güneşin altında, gecenin ayazında parça parça olayım diye gerinmiş bir kaya, yüreksiz bir taş parçası değildir ki. Durduğu yerde duramaz.
Sürekli olarak bir yerlere, bir şeylere yetişmeye çalıştığımız, iki ayağımızın mütemadiyen bir pabuç içinde olduğu “şu zamanlar”da yirmi dört saatlik bir otobüs yolculuğu çoğu insana işkence gibi gelse de her türlü eziyetine rağmen benim için eşsiz bir fırsattır. Düşünmek için, hatırlamak için, hayal kurmak için, vicdan muhasebesi için… Kıymetin asıl sahibi ama icraati hususunda pek az pay verdiğimiz birçok eylem için.
***
Pencere kenarıdır benim de tercihim. Mümkünse tekli bir koltuk.
İşte bu pencereden bakarken gözünüzün önünden bazen yollar, ağaçlar, insanlar akıp geçer bazen de çocukluk, gençlik günleriniz… İstediğiniz ya da istemediğiniz gibi yaşadığınız ömrünüzden kesitler…
Ben o camlarda kirli yüzlü çocukluğumu,okula başladığım ilk günü, yediğim ilk tokatı, köyümüzün tepelerinde topladığım ada çaylarını, ortaokulda harçlığımı nasıl kazandığımı, lisede ağlayarak ders çalıştığımı, çalışırken uyuyakaldığımı, gönlümde ayrı bir yeri olan fakülte yıllarımı, göreve başlayışımı, sevdiğim ilk adamı görürüm. Sonra ” Bu dünyanın ötesinde bir dünya daha varmış!” derim. Şaşarım, şaşırıp kalırım her şeye…
“Olsun” derim.”İyi ki” derim. ” Nasıl, neden, neden?” derim. ” Bir daha asla…” derim. ” İnşallah” derim.
***
“İç Anadolu’nun bitki örtüsü bozkırdır.” İşte ben o stebin tam göbeğinden geçerim. Boylu boyunca uzayıp giden ovalardan, dağlardan tepelerden geçerim. Demiryollarının yanından, soğan tarlalarının içinden, başkent Ankara’dan geçerim.
” Şu köy bizimkine ne kadar benziyor!”, ” Şu köy bizim köyden ne kadar da değişik” derim.
Şu adam kim bilir kim? Adı ne? Ahmet mi? Mustafa mı? Düşünceli yürüyor, bir derdi mi var acaba? Belki de çocuklarının istediği bir şeyi alamadı. Belki sevdiğine kavuşamadı. Belki iş arıyor. Belki çok hasta. Ya da ” Ne olacak benim bu güzel memleketimin hali mi diyor? Simasını seçemedim. İki saniyeden fazla da görmedim amma bize benzer bir derdi var bu adamın. Duruş aynı duruş çünkü. Omuz aynı düşüklükte. Yenilmiş bu adam.
Şu yanından geçtiğimiz yıkık dökük evde kim bilir kimler yaşadı. Ne hayatlar yeşerip soldu şu dört duvarın arasında. Yeni yapılıp da içine bir gelin girdiği vakitler ev ne de güzel kokuyordu kim bilir? Belki işte bu yıkık evin başında bile çıkmıştır bir miras kavgası.
Şu caminin imamı kim bilir nereli. Belki de bizim oralı. Adamcağız gelmiş ta buralarda görevini yapıyor. Ah! Vazife vazifedir. Memleketin her köşesinde yapılabilir.
Bir kız var tarlada. Boyu uzun, ince belli. Elini yüzünü güneşten korumak için tülbentle sarmış. İşte o belki de atanamamış bir öğretmen.
***
Arabalar, dinlenme tesisi, yol, yol, yol, yol…
***
Arabalar, bir iki ağaç , bir meranın ortası, bir koyun sürüsü, kavalsız bir çoban, yol, yol, yol…
***
Çayır, yeşil ot, şeker pancarı, soğanlar, buğdaylar, ayçiçekleri…
***
Kar, yağmur, güneş,yeniden yağmur, güneş… Yolun sonunda değişiveren mevsim.
Seher vakti şafak vakti, sarı sıcak bir öğle vakti, uzayan gölgeler, güneşin naz edip birden kızılca çekip gidişi…
Işıklı şehirlerden geçişimiz . Tüm kirin pasın, can yakıcı imtiyazların, tüm günahların üstünü örten yağşı gece.
***
Otobüsteki herkes uyuyor ne güzel. Ben en sevdiğim şarkıyı dinliyorum ne kadar ayrıcalıklıyım şimdi onlardan. Otobüsün sesi bir ninni gibi… Otobüs yolculuğu ne güzel. Yol aşırı gitmek ne güzel.

 

Yüzleşme

Hayat ona zor geldiği zamanlarda hep üzülürdü insan oluşuna. Ruhundan ve bedeninden meydana gelen varlık ya dibinde kalırdı kabının ya da taşardı. Bir kuş, bir böcek, ya da en nihayetinde bir taş olmak isterdi, toprak olmak isterdi.
Bir kere insan olmak , en başta bunu hiç aklından çıkarmamayı gerektiriyordu ki adı ( n’sy/ Ar.) “unutmak” kökeninden gelen bir tür için bu epey güçtü.Hem adil olmak, merhametli olmak, sabırlı olmak, şefkatli olmak, ilim-irfan sahibi olmak gibi nice erdemleri bünyesinde barındırıp her türlü inanç ve din otoritesince yasak kılınmış ‘üç ,yedi,on, yetmiş altı…’ büyük günahlardan kaçınmak bununla birlikte küçüklere de tenezzül etmemek lazımdı. Bu da her yaradılmışın harcı değildi. Haklıydı.
Annesi ona küçükken bir mesel anlatırdı ardından da ” Allah bu emaneti dağlara taşlara, yerlere göklere yüklemiş de hiçbiri kaldıramamış ağırlığını. En sonunda insan kabul etmiş ‘insan’ olmayı. İradesine güvenmiş olacak ki… ” derdi.Gözleri dalıp giderdi. O vakitler sadece mesel kısmını anlar gerisini akıl erdiremediğinden dinlemezdi.Yazık ki şimdi aklı her şeye eriyordu.

Melike

 

Melike. Yolda görenlerin dönüp bir daha bakacağı, sırma saçlı, hilal kaşlı,al yanaklı ve de kiraz dudaklı bir afeti devran değildi. Ama güzeldi . “En azından benim için” diyemem. Melike benim için bu dünyadaki gelmiş geçmiş en güzel insandı. Tüm kusurlarına rağmen iliklerine kadar güzeldi Melike…

Okumaya devam et “Melike”

İç Döküş

Kusursuz kul bilmem hanginiz?
İyiyi kötüyü bir tek siz mi bellersiniz?
Saklayınız o ince aklınızı kendinize
İstenmedikçe kimseye vermeyiniz!
Lafınızı dirheme koymadınız bir kere
Nereye gider sonu ucu görmediniz.
Hak payı bulmak yerine kırıp döktüklerinize
Azıcık içinize dert ediniz.

Okumaya devam et “İç Döküş”

Adem’in Yuları

Bir yağmur bulutu gibi dolu içim.

Canım burnumda,ha çıktı ha çıkacak!

Pencereme konan kuşlar ötüşürdü.

Hep güneşliydi havalar.

Allı güllü çiçeklerim ha soldu ha solacak.

Gerildi iyice bu  “Adem’in yuları”

İnceldiği yerden ha koptu ha kopacak!